04 Şubat 2007

TURAN DURSUN İLE RÖPORTAJ

Şule Perinçek

Bugün dönüp arkanıza baktığınız zaman , ne düşünüyorsunuz ?

Dünyayı değiştireceğimi biliyordum bir ölçüde. Birçokları bana, "ya olur mu?Sen?Dünyayı?" diyordu. Belki bir tepkiden doğmuştur. Hani, ikide bir bana, "sen mi bu dünyayı değiştireceksin, sen mi bu dünyayı..." Tamam kardeşim ben, bu dünyayı değiştireceğim. Kimsenin kararı değil. Bu dünyayı ben değiştireceğim, diye yola çıktım. Hiç kimse bana yer vermezken, yer verilmezken, bu savı ileri sürüyorum. Yıldırım Aktuna'ya bile sormuştum:"Bak sen deli doktorusun, ne dersin...Yani ben dünyayı değiştireceğimi söylüyorum."Gülmüştük.

Çocukluğum, Annem, Babam
Doğumunuzdan bu yana yaşamınızı anlatırmısınız ?
Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Gümüştepe köyünde doğmuşum. Beş yaşındayken Ağrı'nın Tutak ilçesine ;babam anam ve o zamanki kızkardeşim ve ninemle birlikte; babam aileyi almış götürmüş. Kaç kardeşsiniz? 6 kız bir de erkek kardeşim oldu. Ağrı'ya gittik. Babamın bütün hevesi, oradaki, babasından kalan tarlaları sürmekti. Ama bilmiyordu ki ağalar, tarlaları çoktan üzerlerine geçirmişler ve kendisine bir karış toprak bile vermeyecekler. Bu gerçekle karşılaştık gidince. Tutak'ın Esmer köyündenmiş babası. Davar çobanlığı falan yaparmış babam. Çobanlık yaparken biraz daKur'an öğrenmiş. Ninem onun beline asarmış Kuran'ı. "Bir yandan okursun, hani davarlara yararı olur, korur hem de ilerde din adamı olursun" diye. İşte o işe yaramıştı, ortada kalınca köy imamlığına başlamıştı.
Babanız Türk mü?
Evet, babam Türktü, anam Kürttü. Fakat anam babamın yanında Kürt olduğunu pek söyleyemezdi, korkardı.Babam sürekli anamı kınardı, anamın yakınlarını kınardı. İkide bir sorardı:
"Kürtler hep eşkıya olur değil mi?"
Anam başlardı:"He vallah doğru."
"Kürtler çok kötüdür değil mi ?"
"He vallah doğru."
Babam her ne derse anam, "He vallah doğru" derdi. Sonradan anama dedim ki, "Ana, niye babama sen hep he vallah doğru" derdin? Öyle görmüş öyle söylüyor. Çok tatlı bir insandı anam. Birkaç yıl oluyor öleli. Ben dinsiz olduktan çok kısa bir süre sonra, anamı bir değişim içinde gördüm, çünkü konuşuyordum. Ama babam beton gibidir. Hiçbir şey işlememişti, olduğu gibi kalmıştır.
Anneniz de Sünni miydi?
Annem Şafiydi ama babam, Hanefi yapmıştı. TabiiŞafi de Sünni mezhebindendir de, Hanefilik mezhebini sonradan babam almıştır. Aslında mezhebi filan yoktu, kocası vardı. Kocası ne diyorsa oydu. Orada babam imamlık yapmaya başlayınca , o yarım yamalak dinsel bilgisi ile beni de Şeyh Ramazan diye birisinin yanına vermişti. Kargalık köyünden. Şeyhin bir tekkesi vardı. Şeyh, ağa, molla üçlüsü orada öyle bir mekanizma oluşturmuşlar ki, hemen her köyde vardı bu. Çevreden din öğrenmek isteyenler, Arapça öğrenmek isteyenler , oranın özel deyimiyle "şeriat" öğrenmek isteyenler toplanıp gelirler,camide yatıp kalkarlar, şeyhin, ağanın ve mollanın gözetiminde din adamı olarak yetişirler. Bu, Cumhuriyet dönemi boyunca da sürmüştür. Yani orada hiç eksik kalmamıştır.
Kaç doğumlusunuz?
1934. Onların yanında önce, Kürtçeyi bilmiyordum, Kürtçe öğrendim. Benim ilk romanım o yaşamımın bir kesitini içine alıyor. Adıda Kulleteyn.Kulleteyn bir havuz demektir. Orada hemen her köyde var. Havuzun içinde hemen her tür pislik var. Ama Şafi mezhebine göre o kadar su pislik götürmediği için temiz sayılır. Onunla taharet yaparlar, aptes ve boy aptesi alırlar. Oralarını buralarını yıkarlar. Her türlü pislik dökülür. Zaten çevresi çöplüktür. Külleri yığarlar çevresine, çöpleri dökerler. Çocuklar gelirler kulleteynin çevresinde işerler, büyük küçük apteslerini yaparlar. Onlardan çıkan pislikleri, artıkları tavuklar karıştırır, küllüklere bulaştırır ve kulleteyne döker. Artık öyle bir hale gelmiştir ki, kulleteynin yüzünde bir tabaka pislik oluşmuştur. Ama üzerindeki pislik tabakasını elleri ile o tarafa bu tarafa iterler, suyu alırlar ve kullanırlar. Fakat ben hanefi mezhebinden olduğum için. "bize göre caiz değildir" diye uzak bir yere giderdim, suyu bir çeşmeden kullanırdım. İlkokula gitmedim. İlkokula gitmeyi nasıl da düşlerdim! Çünkü bir kez kente gittiğimde görmüştüm çocukları. Cicili bicili giyinmişlerdi. Okul önlükleri bana çok çarpıcı gelmişti. Onları düşümde bile görmüştüm. Ama gavur işi olduğu için yaklaştırılmadım. Babam kafama koymuştu:"Basra'da, Kufe'de bile bulunmayacak ölçüde büyük bir alim olacak oğlum."Hatta babam daha evlenmeden Adana'ya gitmiş, armağanlar getirmiş anasına. Kendisine de bir şeyler almış. Ninem "Peki ne aldın?" diye sormuş. "Kendime bir iki kitap aldım" demiş. O zamanki dinsel kitaplardan. "Ana, aslında ben bu kitapları oğluma aldım"demiş. "Daha evlenmedin oğlun nerede?" demiş ninem. "Evleneceğim". "Oğul, evleneceksin, acaba oğlun olacak mı olmayacak mı? Olursa da oğlan olacak mı? Sonra bunları okuyacak mı? Bütün bunları bilmeden şimdi gittin bütün elindeki avucundakini kitaba verdin, sen deli misin?" demiş. Ama babam o zaman şu karşılığı vermiş, çok ilginçtir: "Ana, benim oğlum olacak. Öyle bir alim olacak ki, Basra'da Kufe'de bile böyle bir alim bulunmayacak."
Öğrenimim
O hedefi babam kafama koymuştu. Sürekli öyle bir hedefe ulaşmaya çalışıyordum. Ancak zamanım yoktu. Şimdi hesaplıyorum, oradaki fakihler, mollalar sadece Arapça grameri, "sarf" ve "nahv" denilen Arapça grameri okumak için en az 15 yıllarını veriyorlardı. Benim o kadar zamanım yok. 15 yıl ta Basra'da Kufe'de olmayacak ölçüde alim olacak isem daha kısa sürede bitirmeliyim. Ben bir kış içinde Kürtçeyi öğrendim, hem de çok iyi denecek ölçüde. O gramer çerçevesinde bir kış salt bu "nahv" ı bitirdim, başka dallardaki konuları okumaya yöneldim. Ve o Ağrı'nın Kargalık köyünde Molla Nadir, baş hoca oydu, onda okudum. Onda okuyacağım kadar okuduktan sonra Muş'un köylerine gittim. Molla Zahid Irak'ta ünlüydü. Orda burda işte Erzurum'un, Ağrı'nın, Muş'un değişik köylerinde bulabildiğim, işitebildiğim, çok iyi olduğunu işittiğim Kürt hocalarının yanında okudum.
Neden Kürt hocalar?
Çünkü oralarda Arapça'yı, dinsel konuları iyi bilen Kürtler var. Kürt hocaların bildiği Arapça'yı, Araplar bile bilmez. Şundan: Arap kendi diline önem vermez. Bugünkü Arap zaten Arapça'yı bilmez. O toplumun bu toplumun egemenliğinde kaldığı için, Arapça ordan burdan pek çok sözcük almıştır. Kendi asıl söz dizimini de sözleri de yitirmiştir. Ama Arapların dışındaki toplumlar; Türkler. Özellikle Kürtler, Arapça'yı gramerden öğrendikleri için , üstelikpratikleri de var o Kürtlerin, Arapça'yı iyi biliyorlar. Çok iyi öğrenebiliyorlar.
Bugün de hala var mı? Var, hatta epeyce var. Bugün dinsel konular, Arapça falan yok olmuş bile olsa yeniden yaratabilecek durumda bu köylerdeki kimi mollalar. Tabii eskisi kadar yok, ama yine de var. İmam Hatip okullarında, yüksek imam enstitülerinde, İlahiyatta pek Arapça öğrenilemiyor. Bir sürü dersin arasında bunun uzmanlığı elde edilemiyor. İyi Arapça'yı öğrenmek kolay olmuyor; yani klasik Arapça'yı, Muhammed dönemindeki Arapça'yı, sonra o dönemi izleyen yüzyıllarda kurumlaşmış birtakım dallara göre oluşmuş Arapça'yı. Düşünün ki 7. Ve 8. yy. da o Abbasi helifelerinin kılavuzluğunda, batı dünyasından pek çok şey Arapça'ya aktarılmıştır. Mesela, Aristo'nun ünlü Organon'u çevrilmiştir. Ben 12 yaşında iken Aristo'nun "Poetika"sını ezberlemeye koyulmuştum.
Sizin kendi çabanızla mı?
Kendi çabamla. Bize okutuluyordu ama herkes okumuyordu. Ben kafama koymuştum ya, Basra'da Kufe'de olmayacak ölçüde bir alim olacağım diye. Nerde ne var hemen öğreniyordum. Nerede okutabilecek bir kimse varsa gidip ondan öğrenmeye çalışıyordum. İşime yarar yaramaz, hedefime götürecek bir basamak olarak görüyordum. Basra'da Kufe'de olmayacak ölçüde alimin bilmesi gerekenler neler olur? İşte bunlar olur. Bu da var mı okutulacak şeyler arasında ? Evet, var. Öyle ise ben de okumalıyım, ben de bilmeliyim. Düşünün, hiç işime yaramayacağını söylemişlerdi, Aruz'u kendi yapıtından okumuş ezberlemiştim. Edebiyatçı değilim. Aruz benim ne işime yarayacaktı? Ama 2000 kadar şiir ezberlemiştim. Bunların 1000 tanesi sadece bir gramere ait "elfiyye". Herhangi bir sureyi okur gibi hala okuyabiliyorum. En azından 2000 kadar Arapça şiir ezberledim. Bazıları çok da hoşuma gider. Zaman zaman söylerim. Zamanla sevdiğim kızlar olmuştu. Onlara, Türkçe şiirler türküler bulamayınca , Arapça söylemişimdir.Bir kız hakkında Arapça söylenen şiiri ben sevgilime söylemişimdir.
Var mı aklınızda öyle bir şiir?
Var. Örneğin bir Mecnun Leyla'ya sesleniyor: [Arapça şiiri okuyor.] Bir yere gidiyor. Çok güzel bir yer. Geyikler falan var. Geyikler alabildiğine güzel. Güzelleri görür de, güzeller güzeli Leyla'yı düşünmez olur mu? Leyla hemen gözünün önüne geliyor ve karşısındaki geyik Leylalaşıyor, birden oluyor. Ve işte o zaman diyor ki :
"Ey, buranın güzel geyikleri. Burada size Tanrı adına and vermek istiyorum. Lütfen söyleyin. Leyla da sizden midir, yoksa bir insan mıdır? İnsanın böyle güzeli olmayacağına göre Leyla sizdendir de, herhalde siz söylemiyorsunuz."
Bunun gibi şiirler. Ben oralarda Kürt hocalardan okunması doğal olan ve olmayanları öğrendim. Diyorum ya, 15 yılı "sarf" ve "nahv" ve Arapça gramerlere verdikten sonra başka şeylere artık yer kalmaz. Mantıktan bir iki şey okuturlardı, okurlardı. Bir Kavl Ahmet diye birşey var. Aslında Kul Ahmet'tir de, onu okuyamamışlar, Kavl diye okumuşlar. Çünkü Arapça' da hem Kul okunur o, hem de Kavl. Kavl, söz demektir. Oranın insanı Türk olmadığı için Kul Ahmet'in adını Kavl Ahmet diye söylemişdir. Bütün doğuda bu kitap okutulur,Kavl Ahmet diye bilinir. Mantıktan, Aristo'nun kitaplarından birini okuturlar. Tasavvuri Tasdikat diye bir şey var. O da yine mantığa ilişkindir, onu biraz okuturlar. Ama asıl Arapça edebiyatına gelince, başka bilim dallarına gelince, pek fazla bir şey okumazlar, okuma olanağı bulmazlar. Ancak belirli, sıradan olmayan mollaları oniki ilim denilen bilim dallarını okuyup bitirmiş olabilir ki , o da parmakla gösterilecek nitelikli kimselerdir. Ben en son basamaklarına kadar okudum orada. En son basamakları Cem'ül Cevamidiye ad verdikleri bir kitaptır. Tüm İslam hukuğunu içine alır. Ona kadar okudum. Yine çocuk yaşalardaydım. Fakat kendimi hep Türk olarak gördüm. Kürtlerin içinde yaşardım. Ailemin yanına bazen giderdim, zor konuşurdum Türkçeyi.
Tek başınıza kalıyordunuz öyle değil mi?
Tabii. Ben de camide kalıyordum. Camilerde kürt öğrencilerle birlikte. Zekat getirilirdi. Toprak ürünlerinin onda biri hala toplanır orada. Devlet ayrı vergi toplar, mollalar ayrı vergi toplar. Daha doğrusu şeyh adına, ağa adına fitre ve vergiler toplanır, getirilir. Gelenlerle oradaki öğrenciler geçinirler. Tabii bu arada öğrenciler köylerden de yiyecek alır, toplarlar. Öyle ilginç durumlar meydana gelir ki, bu toplama işinde. Kulplu kazanlar vardır. Ortasından ağaçlar sokulur. Öğrencinin biri bir sapından, diğeri öteki sapından tutar. Ev ev dolaşırlar. Şimdi diyelim sizin eve geldik, kapınız çalınır. Siz bilirsiniz ki fakih geldi. Fakih derler öğrencilere. Evde ne varsa, ne pişmişse ondan bir kap yemek getirirsiniz. Varsayalım bu bir kap çorbadır, çorbayı bu kazana dökersiniz. Öbür evde süt vardır, süt dökerler kazana. Bir başka evde pekmez vardır, aynı kazanın içine...Yani etlisi, sütlüsü..tatlısı ne varsa, aynı kazanın içinde birikir. Kendine özgü bir karışım olur. Bu karışım getirilir, hücre denilen bir yer vardır caminin bitişiğinde. Hücre oda demek. O hücrede bölüşülür. Kimilerinin tabakları vardır, hazırlamışlardır. Bir tek tabak. Öğrenci bulabilmiş ise sadece bir tane tabağı vardır. Kiminin hiç tabağı yoktur, ekmeğin üzerine dökülür o karışım. Sağdan soldan dökülmesin diye de ekmeği çabuk çabuk yalar, tam dökülmeyecek duruma geldiğinde artık ne kadar yiyecekse o kadar yer. Ne kadar yiyecekse dediğim, yani onu üç öğün yemek zorunda. Belki bitirmek isteyecektir onu, ama öğleye ne yesin, akşama ne yesin? Onun için canı istese de onu bitiremez, saklayacak.
Sizin tabağınız var mıydı?
Yoktu. Götürüp bir yere saklamaya çalışırdım. Saklamasam, bulan yer. Artık nerede saklarsın, bir sopa deliğinde, şurada burada... Kimi zaman hiçbir yer bulamazsınız, yastığın, minderin altına koyarsınız, yağlanır tabii ki. Bitlerle de zaten özdeş duruma gelmiştik. Yani bit ve biz oralıydık. Bit oranın ayrılmaz bir parçasıydı. Mütalaa saati vardı. Önce metin ezberleme var. Metinlerini alan öğrenciler koşarlar, caminin çevresinde bulabildikleri yerlerde, eğer yazsa açık havada, kışsa ağırlarda; ellerinde kitapları, gide gele metin ezberler. Akşama değin bunu yaparlar. Akşam olunca mütalaayla ilgili saat vardır. Herkes gelir, öbek öbek olurlar caminin içinde bir papatya gibi. Ayaklar arkaya doğru, başlar öne doğru, ortaya bir kütük konmuştur. Onun üstünde ilahi lambası vardır. Ortadaki kütüğün ve ilahi lambasının çevresinde uzanmış sessizce kitab okunur, buna mütalaa denir.
Kaç kişi olurdu?
En az 40-50 öğrenci olurdu. Yatar kalkarlardı. Romanımda orada homoseksüel olayların bulunduğunu da belirtiyorum. Erkek, çocuk denmez. Çocuk yaşta olan yalnızca ben vardım. Yani en az 13-14 yaşında. 25-30 yaşlarında olanlar da vardı. Çeşitli basamakta olan mollalar.
Peki, o dönem boyunca eve gelinebilir miydi? Yaz tatili gibi..
Yok, hayır. Bazen yazın ya da kışın ailelerini çok kısa bir süre görüp gelenler olurdu. Tümden bırakıp gidenler de. Geri dönmek istemeyenler de olurdu. Bıkıp usanmıştır. Bırakmıştır, başka mesleklere geçmiştir. Böyle olanlar da vardı.
Buradan çıkınca ne yapıyorlar?
Molla oluyorlar ya da gidiyor o da böyle bir kurum oluşturuyor. Kendi çevresinden şeyhle ağayla bağlantı kuruyor. Hani herkes, Türkiye'de zengin olma umudunu taşıyarak "ben de şunu yaparsam, şu kazanı elde edersem, ben de sınıf değiştiririm" diye düşünür ya, onun gibi orada o üst şeye ulaşmanın yolunu aramak herkeste vardı. Kimi başarırdı, kimi başaramazdı, öyle.
Yasal açıdan yasak değil mi?
Oralarda yasak hiçbir zaman geçerli olmamıştır. Yasalara göre yasak aslında, tabi. Her şeyi ağalar çözüyordu. Oranın insanını jandarmaya, mahkemeye gönderen de ağa olurdu, kurtaran da ağa olurdu. Şeyh, ağa ve molla, bunlar her zaman iç içe olagelmiştir. Millet vekilleri de onlardan oluşmuştur. Bugün biraz çağdaş görünümleri vardır, ama değişen bir şey yoktur.
Kaç yıl sürdü orada eğitiminiz?
12 ya da 13 yaşıma değin. Orada okuyacağım kadarını bitirdim. Şafilerin içinde, Kürtlerin içinde okuyacağım kadarını okudum.
Onlar Şafi miydi?
Tabi, tabi hepsi şafiydi.
Peki, babanız nasıl izin verdi, Şafii değil?
Babam Hanefi de, hepsi Sünni. Şimdi Sünni mezhepleri Şafii, Hanefi, Maliki, Hanbeli. Bunların dışındakilere pek değer vermezler. Alevilere çok korkunç düşmanlığı var babamın. Babam bir Hıristiyan'a bir Yahudi'ye yer verir de, Alevi' ye kesinlikle yer vermez.
Köpekle aranız nasıl?
Köpeklerden çok korka gelmişimdir. Köpek dediniz, değil mi ?
Evet.
Her zaman korka gelmişimdir. Çünkü yemekleri toplarken evlere giderdik, köpeklerle karşılaşırdık. Isırılma olayı olduğu için.
Şafiiler el sürmüyorlar, değil mi?
Evet, Şafiiler el sürmezler. Sürmezler de köpek, kulleteyne girer, başını sokar, oradan su içer de, yine de gidip oradan su kullanırlar. Hem el sürmezler, hem de köpeklerle içli dışlılar.
İcazet Alışım
Türk babadan geldiğim için kendimi Türk gördüm. Bu nedenle, Şafiiler kesiminde, Kürtler kesiminde, icazet derecesinde, en son basamağa kadar okuduktan sonra bile, Türklerde geçerli olan yöntemi öğrenmeli demişimdir. Ve sonra başladım Türk hocaları aramaya. Bu kez kent kent dolaştım.
Kendi başınıza?
Kendi başıma. 13-14 yaşında. Ondan sonra Türk hocalara gittim. Bir ara Çerkezlerle kaldım. Çok iyi Çerkesçe öğrendim. Çerkez hocasında biraz okudum, Türk hocalarında biraz okudum. Ve Türk hocalarında okuduklarımla da en son basamağa kadar çıktım. Yani icazeti Türk hocalarından a1dım. En son okuduğum Konya'nın Çumra ilçesindeki Tahir hocaydı.
Konya'ya kadar geldiniz?
Tabi, tâbi. Adana, Sivas, Kayseri, Konya, Malatya, nerede bir hoca görürsem, işitirsem, bu kitapları okutabilir, gider ondan onu okurdum. Dediler ki, Kazvini'yi ancak Konya' nın Çumra ilçesindeki hoca okutabilir. Kazvini'yi pek kimse bilmiyor aslında. Türk hocalar da pek bilmezler, okumazlar ama, okunması eskiden öngörülmüş olan listenin içinde o da var. Madem o da var, madem ben de öyle olacağım. öyleyse okumalıyım. Gittik Konya'nın Çumra ilçesine, hiç alışık olmadığım bir hoca tipiyle karşılaştım. Şimdi bizim bildiğimiz hocalar biraz şarkıdan türküdenuzak kalırlar. Yani yaşamla pek ilgilenmezler.
Batıya ilk geldiğiniz.
Yok hayır, bu kesim, Türklerdeki ilk başlayışım Adana'nın Dörtyol ilçesinde oldu. Orada da Molla Zahid vardı. Molla Zahid'de okumuştum. Türk hocası. Fakat oralarda hep bana Kürtoğlu derlerdi. Çünkü çok az bildiğim Türkçe, hep Doğudaki Kürtçe ile karışık olan Türkçe'ydi. O bozuk Türkçe'yle bitirdim Türk kesimindeki okumalarımı. Konya'nın Çumra ilçesindeki Tahir Efendi'yi alışılmadık bir hoca olarak gördüm. Çünkü, adam kahveye gidiyor; eli arkasında kapıdan girdiği zaman kahvedekiler, hoca efendinin türküsüyle şarkısını koyun diyorlar. O zaman gramofonlar var. Hocaya bir dinletirlerdi. Hiç oturmazdı hoca. Dinler, çıkar giderdi. Öyle bir gururlu hocaydı ki! Vali gelmiş, kendisi de oradakisıradan bir ilçe camisinin imamı. Kaymakam, hocayı valiye tanıtıyor. Valinin nasıl olduysa adını öğrenmiş hoca, Ahmet diyelim, "Ahmet nasılsın" diyor. Vali şaşırıyor. Hiç beklemediği bir şey. Hoca kendisini çok alim gördüğü için, "Mademki ben alimim, herkesin bana saygı göstermesi gerekir. Vali de kim oluyormuş" filan derdi. Ama bu adamın namaz tutmadığını söylerlerdi. İçki içiyor derlerdi, falan. Belki de öyleydi. Ama tabi ben tanık olmadım. O hocaya gittim, ama hoca hiç öğrenci filan okutmazmış. Yalnız çok ünlüydü. Burada bütün hepsini bitirdikten sonra Mısır'a gitmiş, orada da okumuş. Sürekli birçok ülkede okumuş bir hoca. Ben gittim, Kazvini'yi okumak istediğimi söyledim: "Beni okutabilir misiniz, beni köle sayın". Hep böyle derdim, her gittiğim hocaya zaten. "Ben sizin kölenizim, beni kö1e olarak sayın" derdim. Kabul ederse kalırdım.
Yol paranızı nasıl karşılıyordunuz?
Camilerde, caminin içinde, kapıların önünde mendil serip "talebeye yardım, hafıza yardım" artık nasıl söylenirse, para isterdim. Ama daha sonra müftü olduğum zaman bana bağış yapılacak diye aklım giderdi. Bu yüzden mevlitlere bile gitmezdim. Tekirdağ'da 1958'de müftü vekilliği yaparken maaşım 135 liraydı, 80 lira da kira veriyordum. Geçinebilmek için Cabbar Ağanın hamamında bilet kesiyordum. Bir gün temel atmak için duaya çağırdılar. Yakın dostlarımdı, kıramadım gittim. Duaya başlarken "ev kimin için" diye sordum. "Vilayetin müftüsü, ayıptır, kiradan kurtaralım" demişler. Ev benim içinmiş. "Kimsenin benim onurumla oynamaya hakkı yok, sizimahkemeye vereceğim" diye bırakıp geldim. Yani o bağıştan tiksinti oluşmuştu çocuk yaştayken. Fakat başka bir yolu yoktu. Ancak onları toplayacaktım ki, Basra'da Kufe'de olmayacak ölçüde hoca olmanın yolunu bulayım. O şekilde topladığım paralarla idare ettim. Evet, hocaya gittim beni okutur musun, dedim. Hoca, "benim talebe okutmadığımı sana söylemediler mi?" dedi. "Ama efendim, başka bir çarem yoktu, size geldim, beni okutun." "Sen Kazvini'yi okuyabilir misin" dedi. Siz okutursanız okurum, dedim. Hoca birimtihan etti beni. Çarpı1dı. Beklemediği bir şey. İnanılacak bir şey değil. Öyle şeyleri okudum, bildiğimi gösterdim ki, onu, diyelim ki bir Kayseri, bir Konya müftüsü bilemez. Öyle bir çocuğum, inanılır gibi değil. "Seni okuturum ama 100 lira alırım" dedi. şimdi ben 100 lirayı nasıl veririm hocaya? Bana kim 100 lirayı verecek ki hocaya vereyim? Hep bulunduğum yerlerde bağışlarla okumuştum. Hem hocalar hiç para almazdı. Öyle bir gelenek yoktu. Okuturlar, ama para almazlardı. Oralarda buralarda dolaşıyordum.Salak salak, düşünceli düşünceli dolaşırken, esans kutusu ile esans satan biriyle karşılaştım. Düşünceli durumum dikkatini çekmiş. Durumu anlattım. Adam tuttu, o kafirdir, dinsizdir, bilmem nedir, dedi. Sonra "Bu esans kutusunu sana veririm, sen satarsın,geliri paylaşırız" dedi. "Peki" dedim. O birtakım hadisler söyledi bana. Satarken söyleyeyim diye. Dedim, böyle hadis yok. "Sen yokluğuna mokluğuna bakma, dedi, daha uydurabilirsen sen de uydur." Bazı hadisler de ben uydurdum. Esansların hangisini peygamber severmiş, hangisi kullanılırsa sevap olurmuş, Arapça söyleyince dua gibi oluyor bunlar. [Arapça söylüyor.] Kim peygamberin kokusunu koklamak isterse. İşte kırmızı gül yağlarını koklayabilir. Ondan çok para geliyordu. Orada bir gelişme daha oldu. Bir bakkal dükkanında benim yaşlarımda ya da benden birkaç yaş daha büyük bir çocuk vardı, o da okumak istiyordu. "Arapça okuyabilir miyim", dedi. "Okursun, ben okuturum" dedim. "Ama sen de hocanın parasına ortak olacaksın." Amacım onun okuması değil, hocanın parasına ortak yapmak. Sonra o da müftü oldu, emekli oldu. Ankara'nın Elmadağ Müftüsü oldu. Ve esans kutusu ile Kazvini'yi bitirdim, hocadan okudum. Hocadan farklı bir icazetname aldım. İşte şu, şu, şu ilimleri bitirmiştir, diye. On iki ilim denilen şeyi hemŞafii, hem Hanefi yöntemi ile bitirmiştim. Yine daha çocuk yaştayken geldim, müftü, vaiz olmak istiyorum, dedim. Daha askerliğimi yapmamıştım. O zaman sanırım bitirdiğimde 17-18 yaşlarında filandım.
Ne kadar süre kaldınız orada?
Çumra'da, bir -bir buçuk yıl kadar. Ondan önce de dolaşmıştım bir süre. En son Kazvini'yi okudum ve icazeti aldım hocadan.
Bu arada sosyal hayatınız nasıldı?
Nerede kalıyordunuz örneğin? Esans satan adamın evinde kalmıştım. Bana evini de aşmıştı. İki tane çocuğu vardı. Duvarda bir saat vardı, tık tık ederdi. Çocuklarını öyle bir alıştırmıştı ki, onlar da Allah Allah derlerdi. Kendilerini saate uydururlardı. Adam bir yandan öyleydi, bir yandan da ticarette her türlü hileyi yapardı. Ama işime yaramıştı. İlk kezkendime takım elbise yaptırmıştım. Hiç öyle bir şey görmemiştim daha önce. İlk don giydiğim zaman Adana'daydım. Donumu görsünler diye... Şişman bir kız sevmiştim karşıda oturuyor,şişman mişman, kız olsun da ne olursa olsun, gördüm beğendim. Bu kıza nasılkendimi beğendiririm, donumu görürse... Dama çıkmıştım, çabalıyorum ki, kız bana doğru baksın. Bir türlü bakmıyordu. Yani epeyce çaba harcamıştım, kızın ilgisini çekmek için, donuma baksın diye. Kız hiç farkında bile değil, sadece ben gördüm kızı. Ama öğrenciliğimde, aşık olduğum kızlar olmuştu. 7 yaşındayken aşık olmuştum. Bir de Kargalık köyündeyken aşık olmuştum. Safi diye bir kız. Allahla kavgalaştığım zamanlardan birindeydi kızla arkadaşlığım. Sevgili olmuştuk. Kız beni ayartmıştı. Ailesi bizim evlenmemizi istiyordu. Küçüklükten, yani dokuz yaşını buldun mu, şeriata göre evlendirilir. Kız dokuz yaşına geldi mi tamam. Kız beni hep ayarttı. Bazı şeyleri ben bilmezdim. Kız soyun, işte şöyle, böyle", yani benim hiç bilmediğim şeyleri kız göstermişti o sıralar. Epeyce ilişkiler, duygusal ilişkiler gelişmişti kızla aramızda. Fakat kızım bir ablası var çarpık çurpuk, Allah'la kavgam ondan. Rüyamda Allah'ı görmüştüm. Bir söğüdü yontuyordu. Bir ayağını söğüdün aşağısına koymuş, bir ayağını yukarısına. Dallarını falan yontuyor. Herkes çevresine toplanmış. Ben bir fırsatını buldum, sokuldum. "Kim bu?" diye sordum. Allah, dediler. "Peki, söyleyeceklerim var" dedim. Önce kızmaması için yemin ettirdim. Yemin etti. "Valla billa kızmam" dedi. "Ben senin yaptığın işleri beğenmiyorum, ben. senin yerinde olsam bunları yapmazdım. Madem cenneti yaratacaktın, bu dünyayı niye yarattın'? Sonra Safi'yi çok güzel yaratmışsın. Sabo, Safi'nin ablası Çocuk felci mi geçirmiş nedir, küçükken yatalak olmuştu. Çok üzülüyordum, acıyordum,"neden öyle yaptın" dedim. Böyle bir tartışmamız olmuştu. O zamanlar 10-11 yaşlarındaydım. Kargalık' taydım. Çumra'da takım elbise yaptırma olanağını buldum. Bir de kendime gidip fötr almıştım. Çünkü bir adam görmüştüm fötr şapkalı, diğerlerinden değişik.Ben değişik olmak istiyordum. Hep değişik olmaya çalıştım.
Günah değil miydi şapka?
Fötr şapka da biraz da sarığa benziyor. O nedenle de çekici geldi. Onu almıştım, biraz beni kınadılar, sonra bıraktım. Çünkü işim halklaydı. Müşterilerim onlardı. Bana para verecek onlardı. Bırak dediler, bir süre sonra bıraktım.
Köy İmamı Oluyorum
İcazeti aldıktan sonra Diyanete geldim. Müftü ve vaiz olmak istiyorum. Hasan Fehmi Başoğlu diye müşavere kurulu üyesi vardı. O zaman Din İşleri Yüksek Kurulu'na, Müşavere Kurulu deniyordu. Hasan Fehmi de onun başkanıydı. Baktı. Önce şakayla, küçümseyerek "Müftü olmak istiyorsun, şunu oku bakalım". Ben de "Bunu çok aşağı derecedekiler de okurlar. Siz çok üst derecedekilerden okuyun, ben yanlışlarını söyleyeyim" dedim. Çok da gururluydum. Şaşırdılar. Gerçekten hayret ettiler. Kaç tane müftünün icazeti var, fakat çocuk yaştaki müftü olamaz. "Git, sen daha Türkçe bilmiyorsun, askerliğini yap, ondan sonra" dediler. O zaman köy imamlığı yaptım. Adana'nın köyünde ve oradan asker oldum. O köyde çok da şanslı bir durum oldu. Köy öğretmenine Türkçe'yi öğrenmek istediğimi söyledim. "Öyle hatip olmak istiyorum ki, dünyada Türkçe'yi benden daha iyi bilen bir kimse olmasın" dedim. Fakat dilimde sakatlık vardı. Bir tümceyi sonuna kadar söyleyemezdim. Takılırdım. Beni daima avutacak laflar söylerlerdi. İşte Hz. Musa da böyleydi, kekeme idi, hiç üzülme derlerdi. imam olduğum Tarsus'a bağlı Baltalı köyündeki öğretmene gittim. "Ben Türkçe'yi örenmek istiyorum" dedim. Hem öğrenmek hem de konuşmak istiyorum. Öğretmen şöyle dedi: Dilinin altına bir şey koy ve konuş. Bağır, çağır, şarkı söyle. Ama konuşurken dilinin altında muhakkak bir şeyler olacak. Dilinin altındaki sinirler gevşediğinde dilin açılacak ve konuşabileceksin. Bir de bana Çiçeron' u örnekvermişti. Yunan düşünürlerini bilirdim. Yunan dünyasından felsefesinden. bilmediğim yoktur. Roma düşünürleriyle pek tanışık değildim. O kim diye sormuştum. Çiçeron'un Romalı olduğunu öğrendim. Denedim. O sıralarda evlenmiştim de, Karım bakardı. Ben kafamı küpün içine sokuyor ve bağırıyorum.
Nasıl evlendiniz?
Karımla aynı köydendik. Sivas'ın Şarkışla'sının köyünden. Ailemle birlikte Şarkışla'dan çıkıp dolaştık. Sonra tekrar Şarkışla'nın Yapaltı köyüne dönüp yerleşmiştik. Karımın adi Naime' dir. Naime'yle pek sevişmiş sayılmazdık. Hatta onu başkasına kaçırmayı bile planlamıştık. Bir genç geldi. Bana Naime' yi sevdiğini söyledi. Üç kız. sevmiş, üçünü de elinden almışlar. Üzüldüm. "Gel bu kızı sana kaçıralım" dedim. Ciddi ciddi önerdim. Planladık. O akşam da düğün var. Fakat genç sonradan vazgeçti. Duygusal yönü başka. Ama hep önem verdim. Hep bir şeyler vermeye çalıştım. Verebildim mi veremedim mi, bilmiyorum. Çok eksiklerim var. Ama hiç kimsenin karısının olmadığı kadar bana aşık olagelmiştir. Komşularımız da şaşardı. Bana göre karı- koca bu duygularını zamanla yitirirler. Karımım bu durumu sürmüştür. Tabii çok nedenleri var. Onun bu duygusal yoğunsallaşması, benim karıma daha da önem vermemi gerektirmiştir. Önem verdim de ne yaptım? Ayrılmayı hiç düşünmedim. Başka sevdiklerim olduğunda onlara yönelmemişimdir. Üç çocuğum vardı. Karımın ise ruhsal bunalımları vardı. Problemliydi. Ben kendimi suçluyordum, benim de bu olayda payın olmuştur diye. Ankara'da Prof. Yusuf Savaşır'a kendimi suçlayarak anlattım. Prof. Savaşır "Kendini suçlama. Hastalığı çocukluktan gelme" dedi. Eşinize hiç dayak attığınız oldu mu? Molla döneminde ilk zamanlarda oldu. Onun üzüntüsü her zaman yoğundu. Fakat bu durum çok sürmedi. O bir dönemdi. Bu böyle olurmuş dedim. Babanız annenizi döver miydi? Çok, çok... O bir gelenek gibiydi. Ha, doktor öyle söyledi. Ondan önce Rasim Adasal'a götürmüştüm. O şizofren teşhisi koymuştu. "Uğraşma" demişti Rasim Adasal. Onunla dostluğumuz vardı. Ben karıma yardımcı olabilmek için psikoloji ileçok ilgilendim. Psikiyatrlarla çok arkadaş olmamın nedenlerinden biri belki de aynı dili konuşuyor olmamızdan. Nasıl bir yöntem bulabilir, yardımcı olabilirim diye çok uğraşıyordum. Dr. Rasim Adasan'ın bir kitabı var. Bunu saat saat uygulamaya çalışmıştımkan ma. İyi gelişmeler elde etmiştim. Sonra götürdüğümde Rasim Bey şaşırmıştı. "Çok iyi" demişti. Zaman zaman beliriyor, ortaya çıkıyor. şimdiki sorunu şöyle: Kendisi Ankara'da. Sürekli boşancak mıyız diye düşüne gelmiştir. Ben de ömrüm boyunca boşanmayacağımızı kanıtlamaya çalışmışımdır. Biraz önce telefonla konuştuğum karımdı. Doktora gitmiş, adını yanlış söylemiş. "Çünkü, orada sıkma başlar vardı" diyor. "Adımı söylersem Turan Dursun'un karısı olduğumu bilirler, sonra beni gene korkuturlar dedim" diyor.Şeriat olabileceğini düşünmüş, onun için başka ad söylemiş. Doktor ilaç yazmış. çok pahalıymış. Onun için başka doktora yazdırmak istemiş. Doktor "sen öğleden sonra gel, bakalım" demiş. "Acaba, doktor beni tutuklatır mı" diye korkuyor.
Sizinle birlikte bir çok korkuyu yaşıyor mutlaka.
Çok ürkek ve korkak bir yapısı vardır.
Dini inancı var mı?
Dini inancı tümden yok denebilir mi, bilmiyorum. Yalnız yıllar önce babama "Efendi baba, Allah, Allah diyorsun ama ben senin oğlunu Allah'tan daha yüksek görüyorum. Allah o kadar iyi olamaz" demiş. Babam "hadi, oradan hınzır oğlu hınzır" demiş kovmuş yanımdan, Yıllar önce derdi ki: "Bu peygambere inanmıyorum. Ama Allah'a inanıyorum. Ama sen inanmıyorsun. 'Herhalde yok yoktur' diye düşünüyorum o zaman. Allah senin gibi bir insanı nasıl cehennemde yakar. Öyleyse yoktur." şimdi düşünüyorum kırıntıları filan vardır.
Müftülüğüm
Müftülüğünüz ne kadar sürmüştü?
Aslında çok fazla. Resmi olarak, 1958'den 1966'ya kadar. Ama dinsel anlamıyla 14 yıl kadar yaptım. Müftü fetva veren konumda olmak demektir. Askerlikten sonra İstanbul Çarşamba'da Üçbaş ve İsmailağa medreselerinde hocalık yaptım. Orda yüksek düzeyde sayılan dersler okuttum. Müftü olunca ilk görevim Tekirdağ'daydı. Gemerek, Türkili, Altındağ ve Sivas'ta müftülük yaptım. Müftülüğüm sırasında da sürgünlerim oldu. Sivas'ta köyleri ağaçlandırdık. Her köye 50 ağaç dikilsin dedim. Müftülük lojmanı yerine hastane yapılmasına Ön ayak oldum. İmamlar için kurs açtım. Konferanslar verdim. Kurs için askeriyeden karavana alıyordum. Komutan, "bir koşulla veririm" dedi, "eğer Atatürk anıtına çelenk koyarlarsa". Böylece ilk kez imamlar Atatürk anıtına çelenk koydular, saygı duruşunda bulundular. Sivas'ın Hanzar köyünde su kaynağı var. Bir süre sonra yitiyor. Bend yapılsa herkes yararlanacak. Valiye göstermek için başında fotoğraf çektirdim. Köylüler gelmeye cesaret edemediler. "Ağa ne der" diye. Ağa karşı çıkmıştı zaten, "eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz" demişti. Daha sonra TRT"deki ilk programımın adı "Eski Köye Yeni Adet" olmuştu. Hakkımda komünist diye söylentiler çıktı. Alışılmadık bir müftüydüm. Tarık Zafer Tunaya'nın başkanı olduğu Devrim Ocakları'nın kurucuları arasındaydım. Sovyetler Birliği'nden 20 bin lira para almış diye ihbar olmuş. Diyanet müfettişlerinden Abdullah Güvenç teftişe geldi. Adama su verecek bardağımız yoktu evde. İbrikle vermiştik utana sıkıla. Sinop'un Türkili ilçesine sürgün edildiğimde, kentin dışında yıkık dökük bir kulübe tutmuştum. Ali Şarapçı diye bir öğretmenle karısı bana çok yardım etmişti. Onada komünist diyorlardı. Ben de "keşke komünist olmasaymış, ne iyi adammış" diye düşünüyordum. Komünizmi kaynağından öğrenmeye karar verdim. Ali Şarapçı'ya "Şu komünist kitaplardan getirsen de okusam" dedim. Bilmediklerimi gidip soruyorum, okuyorum, ders gibi. İnanç dünyamda bir sarsıntı olmadı. Ancak ürkecek bir şey de yokmuş. Sosyal alanda bir ideolojiden çok bir bilim olarak baktım. Diplomanız var mı? Liseden dört dersim var. Biri beden eğitimi, diğerleri de hiç barışık olamayacağım dersler. Cebir, fizik, kimya. Bu formül böyle konmuş, ama niye hiç anlatılmıyordu. İlkokul diplomasını askerlikten sonra İstanbul'da Mahmutpaşa İlkokulu'ndan aldım. Yoksa müftülük elden gidecekti. Ortaokulu ise Sivas Müftüsü iken dışarıdan bitirdim. Sekreterim, "bir ayda Çerkesçe öğrendiğinize göre, yaparsınız" diye ısrar etmişti. Hiç tarikata girdiniz mi? Hayır. Bir ara Saidi Nursi'ye sempatim olmuştu. Daha sonra Necip Fazıl Kısakürek'e. Birkaç ay sürdü. Söylediklerinin tam tersini yapıyorlardı, içki, kumar vb.
Peygambere ve Tanrıya İnancın Gerçek Olmadığını Anlıyorum
Hani böyle bir yere kadar insanın bilincinde bir birikim olur olurda, sonunda bir kıvılcım çakar. "Hah tamam dersiniz". Öylesine yerleşmiş ki insanın kültürüne ve bilincine. Kesin hesaplaşmak, kopuş zordur. Olmadığını bilseniz bile "ya varsa" kalır insanın içinde. Siz ne zaman dinsi: oldunuz? Ne zaman kesin olarak çözdünüz kafanızdaki soruları? Ben sürekli Tanrı kavramına başkaldıran bir yapıyı taşıdım. Bu bir evrimsel süreç içinde bir gelişme niteliğinde oldu. Söylerdim, Tanrı ile kavga ederdim. Arkasından tövbe estağfurullah derdim. Örneğin, Kuran Allah sözüyse Kuran'daki kö1elik niye? Niye insanların bir kesimine "sen kölesin"tamam olur, kö1elik de olur" denmiş. Madem Allah'tır köleliği kaldırmalıydı, kimine köle kimine özgür dememeliydi. Ama arkasından da hemen tövbe estağfurullah derdim. Böyle, çocukluktan bu yana başka1dırı hep süregelmiştir. Sonra kutsal kitaplarla karşılaşınca, Kuran'dan önceki kitaplarla tanışınca, Muhammed'in aktarmacılığını birden kavradım. Hiç aradan zaman geçmedi. Daha önce Yahudilik ve Hıristiyanlık hakkında bilgim vardı ama İslam'ın aktardıklarıyla biliyordum. Kendi kaynaklarından bilmiyordum. Tevrat'tan ve İncil'den söz edilirdi. Kendi kaynaklarıyla 1960'lı yıllarda tanıştım. Türkiye Gençlik Teşkilatı'nın bana bir çağrısı, önerisi olmuştu. Götürelim, Papa ile tanıştıralım demişlerdi. Onların amaçları böyleydi. "Bakın bizde de böyle aydın bir. din adamı var." Nadir Nadi'nin sütununda yazı yazdırmışlardı. Baş sayfalarda yer alıyordum. Çok popüler bir müftüydüm. Bir yere gittiğimde Sivas Müftüsü, aydın müftü Turan Dursun İstanbul'a geldi, Ankara'ya gitti... O zaman valiye yer vermezlerdi, bana yer verirlerdi. Köy ve Köylüyü Kalkındırma Derneği kurmuştum, Türkiye'de ilk kez köy hareketiyle ilgili olarak. Köy kongresi ondan sonra toplanmıştı. Cemal Gürsel valiyi çağırmamıştı, beni çağırmıştı. Çok popüler bir müftüydüm. İlerici kuruluşların dikkatini çekmişti. Onların ilericilikleri, boyutu o kadardı işte. Beni aydın bir müftü olarak alıyorlar. Dinimiz, bizim İslam, şöyleyiz böyleyiz diyorlar. O zaman "Madem Papayla konuşacağım, o Hıristiyan. Biz de Hıristiyanlar konusunda birtakım şeyler biliyoruz ama İslam'ın aktardıklarını biliyoruz. Acaba bunların kendi kaynaklarında ne diyor? Onu öğrenmeliyim ki konuştuğum zaman daha güçlü olarak konuşayım" diye düşündüm. Aaa, daha ilk elime aldığımda sahtekarlığını görebildim. İlk elime aldığımda! Hafızlar Kuran'ı ezbere bilir, ama hafız hangi ayetin nerede olduğunu, hangi konuda hangi ayet olduğunu bilemez. Ama ben hemen bilirim. Çünkü dünyam olageldi. Bir bakıyorum, Tevrat'ın filanca yerinde şunlar var. Aaa filanca surede aynen var, ya da değiştirilmiş biçimiyle var. Levililer'de şu var, ona bakıyorum o da var. Hatta İncil'ine bakıyorsun oda öyle. Zaten epeydir de sorular vardı. "Tamam" dedim "bu adam sahtekardır." Ama ne fena oldum. Öyle bir hınç oluştu ki! Çünkü o benim gençliğimi aldı, çocukluğumu aldı.Ben ondan dolayı gençliğimi, çocukluğumu yaşayamadım. Nice insanlar ondan dolayı yaşayamıyor. Birçok insan onun felaketzedeleri durumun da. O vardır diye, O'nun seçtiği karanlık vardır' diye birçok insan doğruyu yanlış, yanlışı doğru olarak biliyor. Yani insanca duygular ve insanca oluşumlar, o nedenle birçok yönden gelişememiş. Hiçbir hastalık; ne bir kanser, ne AİDS, ne falandır, filandır, hiçbir hastalığın korkunçluğu, hiçbir felaketin korkunçluğu, o dinden gelen korkunçluk kadar korkunç gelmedi bana. Ve o dakikadan başlayarak hemen savaşa giriştim. Savaşmam için mesleğimi bırakmam gerekir. Mesleğimin doruğundayım. Rasgele bir müftü değilim. Hani, vardır aydın müftü, gavur imam falanca, ama toplumda saygı görmezler. Çünkü dini bilmezler. Ben hem aydın çevrelerde, aydın müftü olarak tanınıyorum hem de dini, Arapça'yi çok iyi bildiğim içindinsel çevrelerde, din adamları çevresinde bana kafir filan deseler de, son derece büyük saygı görüyorum. Kimi zaman Önümde eğiliyorlar. Böyle saygın bir yerim de var. Ekmek de yiyorum. Eli öpülen bir durumum var. Sivas'ta müftüyken bir sekreterim vardı.Alışılmamış bir müftüydüm. Sekreterim çok güzel bir kızdı. Müftü Vekili olarak koymuştum. Gelenler "Müftü Bey'le görüşmek istiyoruz" diyorlar. Fetvaya gelmişler, fetva soracaklar. "Buyurun benim" derdi. Ben ise köylerde dolaşır ve köylünün ne sıkıntısı var, ne sorunu var, onları toplar getirirdim. Çözmeye çalışırdım. Vali demişti ki o zaman; "Sen müesses nizami değiştiriyorsun." Bu mesleği neden bırakayım? Ama bırakmam gerekiyordu. Çünkü mademki savaşacağım; hem bu meslekle savaşılmaz hem de dürüstçe olmaz.Bütün arkadaşlarım beni burası biraz övünür yanım öyle tanımışlardı. Hep tutarlı olagelmişimdir. Hiçbir konuda düşündüğüm ile yaşadığım arasında bir ayrılık olsun istemedim. Karı koca ilişkilerimde de öyle olmuştur. Dinsiz, pardon Muhammed'siz peygambersiz olduğum dakikadan başlayarak açıkça söyledim. "Ben peygambere inanmıyorum, ama Allah'a inanıyorum" O bir süre sürdü. Ama çok uzun değil. Deneyler yaptım kendi kendime, Tanrının olmadığına ilişkin. Önce Tanrı varsa, bu tanrı Muhammed'in Tanrısı değildir diyordum. Olamaz ama, acaba bu Tanrı ne iş yapar? Varsa ne yapar? Önce var mı? Rastlantılar üzerinde durdum. Rastlantı öğeleri üzerinde durdum. Evde, karım gene şaşırmıştı. "Sen delirdin mi" demişti. Kovaya su doldurdum. Süpürgeyi alıp batırdıktan sonra duvarlara rasgele serptim. Baktım. Bakıyorum duvarlarda çeşitli biçimler oluyor. İnsan resmi, hayvan resmi, ağaç... Kuruyor. Ben bir daha serpiyorum. Kadıncağız orada öyle bakıyor. "Ne yapıyorsun sen" diyor. "Neden yapıyorsun?" Alah var mı, yok mu onu bulamaya çalışıyorum" dedim. Anlayamıyordu, suyla süpürgeyle duvara serpmeyle Allah'ın ne ilişkisi var. Onlarla bir kanıt bulmuştum. Bu duvarlarda çeşitli resimler oluşuyor. Hayvan resmi. Gerçi süpürge benim elimde, su da. Suyu serpen de benim. Ama o biçimler benim irademden kaynaklanmıyor. Rastlantısal oluyor. Eğer benim irademden kaynaklanıyor olsa, aynı biçimleri bir daha yapabilmeliyim. Aynı biçimde serpiyorum, başka resimler meydana geliyor. Demek ki rastlantısal. Öyleyse neden insanlar da evren de rastlantısal olmasın. Pekala milyonlarca yıl içinde, biçimden biçime geçerek, değişerek. Antropolojiyle de çok yakından ilgilendim. Bu Allahlılık iki üç yıl daha sürdü. Birden tümden o da silindi. O gelişmeler artık Tanrının hiç olmadığı noktaya gelmekle sıçrama gösterdi. Tanrıyı inkar etmek demiyorum, olan bir şey yok ki inkar edeyim. Tanrının yok olduğunu bilme noktasına varmam, o sıçrama, birkaç yılımı aldı.
Müftülüğü ne zaman bıraktınız?
Peygambere inanmadığım zaman bıraktım. Çöpçülüğe başvurmuştum. Bir arkadaşımım önerisiyle TRT'de göreve aldım, bir sürü program yaptım.
Din adamlığını bırakmanız babanızla ilişkilerinizi nasıl etkiledi?
Bu konuda türlü söylentiler çıkarılıyor.
Aslında babamı anlıyorum; Beni din adamı olarak görmek istiyordu. Bana başka bir hedef koymuştu. Oysa şimdi başka konumdayım. İlişkilerimiz ilk Sivas'ta müftüyken kopmaya başladı. Hafik ilçesi ne bağlı Hezek köyünde bir Alevi-Sünni olayı olmuştu. Tavrım Sunniler tarafından çok eleştirildi. Hezek'te 12 hane Sünni, gerisi Alevi. Çevre de hep Sünni. Aleviler kafirlikle suçlanırdı. "Cami yapalım, suçlanmayalım" demişler. Hıdır imam olmuş. Sünniler son derece şımarık. "Nasıl kendinize mal edersiniz, imam bizden olmalıdır" demişler. Karnıaçık diye bir adam, 12 yaşındaçocuğu çıkarmış, "imam bu olacak" diye inat etmiş. Aleviler de öte yandan diretmişler tâbi: "Hayır' bizim Hıdır'ımız var!" Kavga kaymakamlığa yansıyor. Kaymakam yeni mezun, deneyimsiz ya da fazlaca Sunni. Köylüleri topluyor, "Aleviler bir yana, Müslümanlar bir yana" diyor. Aleviler patlıyor. "Biz Müslüman değil miyiz!" Kaymakama başkaldırıyorlar, olay büyüyor. İl Müftüsü olarak, Hafik Müftüsünü de alıp, soruşturmak üzere gittik. Kaymakamın ifadesini alacaktık kaçmış. Alevilere yatkındım, durumlarına üzülüyordum, acıyordum. Araba tutup gittik. Çok duygulandım, kurbanlıkla karşılamaya çıkmışlar. "Bizim kestiğimizi yemezsiniz" dediler. Hafik Müftüsü benden yaşlı, korktu. "Ben hepsinin hocası sayılırım, ben yiyeceğim" dedim. İmam sorununu çözmek için de, "Seçimyapacağız" dedim. Öyle bir adet yok ama, Aleviler'in çoğunlukta olduğunu biliyordum. Eğer çocuk seçilirse 12 yaşında diye itiraz ederdim. Karnıyarık "bak müftü!" dedi, öyle kaldı. El kaldırma yoluyla Hıdır seçildi. Çok öfkelendiler. şimdiki aklım olsa neyapacaksınız imamı derdim. Hıdır'ı bir de kadroya aldım, maaş bağladım. Sünniler arasında bu olay çok yankı yaptı. Sünni hocalarla, Alevi dedeleri toplattım. Alevi-Sünni çekişmesine son verilecek diye konuştuk. Babamla ilişkilerimiz bunun üzerine çok sarsıldı. Daha sonra dinsiz ve Tanrısız olduğumu öğrendi. Saldırılar hakaretler geldi. Karşılık görmeyince yoruldu. Kardeşlerimle de arası açıldı. Bana karşı sevgisi ve saygısı daha çoktu. "Sizin şeyhiniz" derdi. Sürtüşme, ilişkilerin kopmasına dönüştü, yıllarca görüşmüyorum. Kardeşleriniz nasıl karşılıyorlar sizi? Alışılan ağabeylikten farklı bir durumdayım. Yanlış da olsam "iyi bir yanı vardır" diye bakıyorlar. Kimseyi benim kadar sevmemişlerdir. Ama yavaş yavaş uzaklaştılar. Çocuklarınız farklı bir babanın çocuğu olmayı nasıl yaşadılar? Çok övüneceğim çocuklar. Hiç yanlış yapmaz bir baba olarak görürlerdi. Sık, sık sabahlara kadar tartışırız. Sonradan benim de yanlışlarım olabileceğini düşündüler. Sıradan bir baba olarak. Ama din konusunda bilinçliler.
Hakkınızda hiç dava açıldı mı?
Hayır. Hukuki açıdan dikkat ediyorum.

20 yorum:

Adsız dedi ki...

yazık gerçekten yazık bu insan kendini en yukarlarda görürken çok akıllıymış gibi görünürken sizce gerçekten böyle olsaydı şimdi inandığı doğruya bu kadar geç mi ulaşırdıayrıca diğer kitapların benzeri kur'an diosunuz elbette öyle olcak öyle olmasydı garip değilmiydi zaten sonuçta kaynak aynı,ALLAH sizin gibi sapıklardan korusun bizi

Adsız dedi ki...

Bence bu adam şaçmalamış duvarda izler bunun eseri,diyelim ki tesadüf kaybolduktan sonrşekiller neden sonra tekrar oluşmuyor halbuki güneş batar ve 24 saat sonra tekrar doğar bunun kendikendine olması mümkün mü.güneşe bağlı 12 gezegenninm boşlukta duruşu ve yörüngesinden en küçük bir mesafe sapmayışı tesadüf olabilirmi.Bu adam o kadar manevi anlamda malk ve servetini toplayıp bir alev ile yakarak cehenneme gitmiştir.Yine insan aklı bu kainatta bir çok meseleyi kavrayamayacak kadar basit birt balettir.Milattan önce 3000 yıllarındaki tufan hz. Nuh dönemi olduğunu neden akıl etmiyor sümerler yazdi diye onların mı oldu.Yine tevrat ve incildeki benzerlikler de hiç mi aklına gelmiyor demek bunların yazarı tektir o da allahtır ve yine kuranın belağatı ve nağamatına en meşhur arap şairleri bile iman etmediği halde secde etmişlerdir ki hazreti muhammed de bilgisiz ve ilim bakımından da cahildi o zaman.Bütün bunlardan sonra sadece kendisi sorumluluktan ve cehhennemden kaçmak için zaten küçükken de kızla yaptığı münasebetsizlikler de düşünüldüğün de bu adam şaçmalamış ve allah bizi bu ve bunun gibilerin fitnelerine düçar olmaktan muhafaza eylesi.

yasemin.ribeiro dedi ki...

Turan Dursun cok zeki bir insan, uyuyanan milyonlardan bir tanesi. Öyle olmasaydi öldürülmezdi. Hic öldürülen geri kafali molla gördünüz mü..
Kurani bön bön degil normal mantikla sorularla okumak bu geregi görmeye yeter

Islamin Allahi = islam öncesi ay Tanrisi Al-lat. Araplarin meshur bulusu.
Bu konuda suan Peygamberin yasamadigina dahi bile bir cok Tarihci konusuyor ama bagnazlardan duyulan korkulardan fazla öne cikarilmiyor ..

islam demek tanri demek degildir. tanriya inanc baska islam baska. Tanriya islama inanilmadan da pekala inanilabilir.

Adsız dedi ki...

Aydin bir insan bütün kitaplarini okudum , bastan sona mantikli

Adsız dedi ki...

Turan Dursun'un hayatını okuduktan sonra bugünkü ilahiyat camiasında da islam akidesi dışına çıkmış veya ateist insanlar olabileceğine de inandım. MGV'lilerin faizi helal sayıp, anlamazlar diye halktan sakladıkları gibi... Toplumun tepkisini çekmektense dindar görünen pek çok insan vardır diye düşünüyorum.
Son olarak şunu söylemek lazım: Hanginiz, atalarımızın asırlardır inanageldikleri öğretileri sorgulayacak ve dahası reddedebilecek kadar cesaretlidir? İlk taşı onlar atsınlar...

Adsız dedi ki...

Turan Dursun'un hayatını okuduktan sonra bugünkü ilahiyat camiasında da islam akidesi dışına çıkmış veya ateist insanlar olabileceğine de inandım. MGV'lilerin faizi helal sayıp, anlamazlar diye halktan sakladıkları gibi... Toplumun tepkisini çekmektense dindar görünen pek çok insan vardır diye düşünüyorum.
Son olarak şunu söylemek lazım: Hanginiz, atalarımızın asırlardır inanageldikleri öğretileri sorgulayacak ve dahası reddedebilecek kadar cesaretlidir? İlk taşı onlar atsınlar...

Adsız dedi ki...

Insan aklı su gibidir akdi mi geri gelmez ve beyinsiz insan bir ilahin varlığını anlayamaz mi sen ki beyinsiz insan peygamberi yaşadığını inkar ediyorsun bu kadar şey olaylar kitap peygamberler gelmesi sade bir insanın toplanıp gelin böyle bir şey çıkaralım demesiylemi olur beyniniz mi yok

Adsız dedi ki...

allaha yemin ederim ki ben peygamberime dil uzatanı ve rabbımı kotuleyenı kuranı kerımle dalga gecenı oldururum ınsanda acıcık dahı akıl olsa bunu
ıdrak eder seytana ruhunu satmıs bu ve bunun gıbıler

Adsız dedi ki...

allaha yemin ederim ki ben peygamberime dil uzatanı ve rabbımı kotuleyenı kuranı kerımle dalga gecenı oldururum ınsanda acıcık dahı akıl olsa bunu
ıdrak eder seytana ruhunu satmıs bu ve bunun gıbıler benım adım musa ben allahın ve resulun askerıyım

Adsız dedi ki...

Onu öldürürüm, bunu gebertirim, dil uzatanı şöyle yaparım, böyle yaparım... İşte beni dinden ve allahtan uzaklaştıran en çok karşılaştığım şeyler bunlar. Sizler insan olsanız, herhangi bir tanrıya ve dine inanmasanız bile bu kadar kötü olamazsınız. sanıyorum sizler sadece beyni yıkanmış kölelersiniz. Neye hizmet ettiğini bile bilmeyen, kimliksiz insanlarsınız.

Dawkins'in bir kitabı vardır, Turan Dursun'u destekleyen ve onlarca bilim adamının da araştırmalarını içeren 'Tanrı Yanılgısı', bu kitapta geçen bir kısmı söyleyeceğim size; 'John Lennon ile birlikte dinin olmadığı bir dünya hayal edin. İntihar bombacılarının, 9/11’in, 7/7’nin, Haçlı seferlerinin, cadı avlarının, Barut Komplosunun, Hintlilerin ve Pakistanlıların ayrılmalarının, İsrail- Filistin savaşlarının, Sırp- Hırvat- Müslüman katliamlarının, “İsa katilleri” yakıştırmasıyla Yahudilere yapılan eziyetlerin, Kuzey İrlanda sorunlarının, “namus cinayetlerinin”, saf insanların paralarını ellerinden alarak onları soyup soğana çeviren parlak takım elbiseli kabarık saçlı televanjelistlerin olmadığını hayal edin.' ( Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Aralık 2007, 4.baskı, Kuzey Yayınları, sf. 10)

Din ve Tanrı aciz ve mantıksız insanların kendilerini avutmak için uydurdukları bir sığınaktır sadece. Dinlerin inanılan şeylerin üzerinde düşünmeyi, münazara etmeyi dahi günah saymasının nedeni çok açık, düşünürseniz saçmalığını anlar peşinden gitmeyi bırakırsınız. Ben de çok yakın zaman kadar gayet dindar biriydim, herşey, acaba doğru mu yapıyorum diye sorgulamakla başladı, eğer din ve tanrı gerçekse dünyada bu kadar çok acı,işkence ve adaletsizlik nasıl barınabiliyor. Tanrı neden bunlara müdahale etmiyor? Ben insan yüreğimle izlemeye tahammül edemiyorum bunları, tanrı nasıl oluyor da kendi yarattığı varlıkların bu iğrenç tavırlarına hiç müdahale etmiyor? Bu durumdan zevk mi alıyor, bizler onun televizyon gibi izlediği bir izlence miyiz sadece? Bütün herşeyin sorgulanacağı, yargılanacağı bir öteki dünya varsa ve iyilik yapanlar sadece burada ödüllendirilmek için yapıyorlarsa bu düpedüz riyakarlık, sahtekarlık, rüşvet değil midir? İyilik ve insanlık karşıklıksız yapılmalıdır, sevap kazanmak için yapılanlar sadece insanın kendisi için yaptığı şeylerdir.

Dinler insanları robotlaştırıyor, duygusuzlaştırıyor. Acı çekenlere bakıp, 'vardır rabbimin bir bildiği' veya 'sen allahtan daha mı merhametlisin,acıma acınacak duruma düşersin' dedirtiyor. Din budr işte, insana insanlığını umutturan en sinsi ve örgütlü bir düşmandır.

Seneca'nın bir sözü ile bitirmek istiyorum; 'Din sıradan insanlar için gerçek, aydınlar için yalan, iktidarlar için ise kullanışlıdır' (M.S.65)

Herkesin inandıklarını ve gördüklerini sorgulayabilecek kadar cesur olması dileğiyle...

Adsız dedi ki...

Din bir virüstür. Öldürür öldürtür. Allah yani arapça El ilah ingilzice the god muhammedden önce var olan bir PUT dan başka birşey değildir. Allasız iyi olmak çok daha makbuldir.

Adsız dedi ki...

selam arkadaslar ben olaya tarafsız bır acıdan bakmayı uygun buluyorum.inanan kesimle inanmayan kesim arasında bir tercihim yok bunu belirteyim önce.inanmayan kesimin burada belirttiği bazı bulguları incelediğimizde elde tutulur çok buyuk bir kanıt olmadığı sonucuna varıyoruz kişinin saçmalayıp saçmalamadığını anlamak zor ama kendine göre ve konumuna göre aptal bir insan olmadığınıda kabul etmek gerek.derinlemesine bir araştırma yaptığımızda kafamızda soru işaretlerinin olusmaya başlaması kaçınılmazdır(örnek eski mısır medeniyeti ve inka medeniyeti asıl olarak varlığı kanıtlanamamıs ama oldugu bilinen atlantis meeniyeti)incelendiğinde elde edilen bulguların din kavramından cok daha ileri bir süreci kapsadıgını anlarız.inanan kesime gelince sadece kitap halinde yazılmıs bir dizi kuramdan olusan belgelere ve kulaktan kulaga sure gelmiş bilgilere inanarak insanlara varmıs casına bir şeyleri dayatmakta cok inandırıcı deyil .arkadasın birisi güneşin batısına ve dogusunu ornek vermiş tek başına olurmu diye evren bir düzen içindedir herseyin bir matematiksel döngü içinde işlediğini anlıcak kadar beyne sahip olmak etrli bunu anlamak için prof olmaya gerek yok .son olarak kendinizi anlayamadınız yada iafade edemediniz bir inanç turunu savunmaktan vaz gecirin bir dine mensup olmadanda yasayabilir ve anlam kazanabilirsiniz

Adsız dedi ki...

Test

Adsız dedi ki...

Test

Adsız dedi ki...

Namaz bir tiyatrodur allahta figürandır

Adsız dedi ki...

kimi öldürüyonla la boz it.döl israfı seni..din ortadan kakması için ömrümü harcayacağım senide o karanlık suda boğacağım..o zaman ölümden öteki köyde hesaplaşırız...

Adsız dedi ki...

İslamdaki Tanrının ay tanrısı olduğunu iddia eden zavallılar topluluğunun cevaplarındaki kaliteyi de net bir şekilde görebilirsiniz. Nereden duydunuz ay tanrısı olduğunu efem şu söyledi ondan biliyorum, peki kuranın içine baktınız mı hiç? Bakında görün bakalım aya güneşe tapanlara kuran ne diyor ay ve güneşin Allah'ın yaratıklarından olduğunu nasıl anlatıyor. Tabi ki bakmazsınız değil mi yoksa toz pembe rüyalarınızdan uyanacaksınız... Pes doğrusu... Sallayın bakalım ya tutarsa misali...

Adsız dedi ki...

Arkadaslar dunyada hiçbirşey kendi kendine oldugunu gordunuzmu mesela ufacık bır iğnenin bile bir ustası war o kadar gezegenler gunes dunyanınmı bır ustası olmıyacak hiç bişeye ınanmasam bıle bunların kendı kendıne olucagını dusunmem hadı dıyelım kendı kendıne oldu ınsan o zaman neden hala kendı kendıne olmuyor bız çiftleşerek ürüyoruz pekı ılk ınsan nasıl oldu sadece ılk ınsanda yetmez yanına bıde dişi insan lazım olmazmı uruyebılmek ıcın o 2 ılk ınsan bırbırlerıne o kadar ıyı uyum saglamıslarkı su ana kadar turumuz ola gelmiştir sadece ınsanıda saymayın butun hayvanlar boceklerın bır ılkı war onlarda bızım gıbı uruyerek geldıler bılım acısından dusunerek bılıme ınananlara soyluyorum burdan BILIM KIM OLUYOR KIM LAN BU BILIM sonuc olarak ınsan yapısı deılmıdır bu bılım o kadar guvendıgınız bılım acıklasın o zaman ılk ınsanlar ılk canlılar nasıl oldugunu hadı bunuda gecelım dunyada o kadar meyveler yıyıcekler war o meyveler o kadar guzel bır sekılde vıtamınlerıyle beraber hepsı ınsan ıcın olmazsa olmazlardandır budamı tesaduf cogu hayvanlarda ınsan ıcın var ınegın kecının sutu tavugun yumurtası vb bunun gıbı bır suru hayvan war bızım ısımıze yaramayan dıger canlılarda dogayı dengede tutuyor orn cok yeşilligin olmaması otcul hayvanlar sayesınde olur eger etcıl hayvanlar olmasa her yer otcul hayvanlarla dolardı yanı buda ınsanlar ıcındır bırısı yazmıs gunes dunya hepsı bır matematıksel ayardadır dıye bunu dusunmek ıcın profesor olmaya gerek yok yazmıs onu dusunecek kadar akıllısın bunların kendı kendıne oldugunu dusunecek kadar aptalmısın dını bu kadar kotuluyorsunuz dının sıze ne zararı war lan dınde sana dıyorkı ÇALMA ZİNA YAPMA YOKSULLARA YARDIM ET ZEKATINI VER bunlar kotu seylermıdır bunları sana soylemesı kotumulan bazıları yazmıs dını yobaz ınsanların dını kotuleyenlerı öldürmekle tehtıt ettıgı ıcın bu tarz yobaz ınsanlar oldugu ıcın dınden uzaklasıyorum yazmıs kardesım sanane o yobaz ınsanlardan kurandada dıyorkı öldürme kımseyı öldurme herkes serbesttır ıster ınan ıster ınanma dıyor senı zorlamıyor dın mı emredıyor sankı dıne ınanmıyanları oldurun dıye hayır. bı dusunun ya kuran olmasaydı ınsanlar allahtan korkmıcaktı ve nefsıne hemen yenılıcektı örnek verıcek olursak cogu kımse calısmazdı herkes hırsızlık yapmaya calısırdı tecavuzler artardı suclar cogalırdı kuranın sıze bır zararı yok ınanmayanlar ınanmaya bılır ama ınananlarıda yoldan cıkarmayacalısmayın dıne ınananlara yobaz dıyor bazıları sen kendını cok akıllı zeki bilgili sanıyorsun belkide dine inanmayarak bu sekilde kandırılıyorsun ıste bu sekilde aklını celıyorlar dıne ınananları yobaz gostererek herkesı dınden sogutmaya calısıyorlar sende bunu yıyorsun dedıgım gıbı hıc bır seye ınanmasam bıle dusunurdum bunca sey kendı kendıne olmadı dıye O COK GUVENDIGINIZ BILIMEDE O KADAR GUVENMEYIN BILIM DEMEK INSAN YAPISI DEMEK INSAN USTU BISI DEILDIR YANI BILIM BI INSANADA BU KADAR GUVENMEYIN DERIM CUNKU COGU KONUDA O COK GUVENDIGINIZ BILIM BILE COK ACIZ KALIYOR SON OLARAK DINE INANMAK SIZE KAYBETTIRMEZ 50 60 SENELIK HAYATINIZDA AMA INANMAYIPTA ÖLDÜNÜZ HİÇ Bİ İHTİMAL BILE DUSUNMUYORMUSUNUZ YA DOGRUYSA HER SEY. BU DUNYADA HER SEY GELIP GECICIDIR BU YUKARDAKI ADAM TURAN DURSUN DINSIZ OLDU MESELA NEYE YARADI EGER SIZIN DEDIGINIZ GIBIYSE DIN ALLAH YOKSA YOK OLUP GITTI YAPTIKLARI DEDIKLERI ARTIK ONA FAYDA GETIRMICEK AMA BI DUSUNUN YA VARSA O ZAMAN NE OLUCAK BENDEN BU KADAR BEYLER YARGILAMAYIN SADECE DUSUNUN BUNU YAZMAK INANIN BANA HIC BIR KAR GETIRMEDI BENIM HIC BIR FAYDAMA DEIL BUNU YAZMAK SADECE BIRILERINIZ BISILER KAPAR BU YAZIDAN HADİ İYİ GUNLER.

Adsız dedi ki...

Arkadaslar dunyada hiçbirşey kendi kendine oldugunu gordunuzmu mesela ufacık bır iğnenin bile bir ustası war o kadar gezegenler gunes dunyanınmı bır ustası olmıyacak hiç bişeye ınanmasam bıle bunların kendı kendıne olucagını dusunmem hadı dıyelım kendı kendıne oldu ınsan o zaman neden hala kendı kendıne olmuyor bız çiftleşerek ürüyoruz pekı ılk ınsan nasıl oldu sadece ılk ınsanda yetmez yanına bıde dişi insan lazım olmazmı uruyebılmek ıcın o 2 ılk ınsan bırbırlerıne o kadar ıyı uyum saglamıslarkı su ana kadar turumuz ola gelmiştir sadece ınsanıda saymayın butun hayvanlar boceklerın bır ılkı war onlarda bızım gıbı uruyerek geldıler bılım acısından dusunerek bılıme ınananlara soyluyorum burdan BILIM KIM OLUYOR KIM LAN BU BILIM sonuc olarak ınsan yapısı deılmıdır bu bılım o kadar guvendıgınız bılım acıklasın o zaman ılk ınsanlar ılk canlılar nasıl oldugunu hadı bunuda gecelım dunyada o kadar meyveler yıyıcekler war o meyveler o kadar guzel bır sekılde vıtamınlerıyle beraber hepsı ınsan ıcın olmazsa olmazlardandır budamı tesaduf cogu hayvanlarda ınsan ıcın var ınegın kecının sutu tavugun yumurtası vb bunun gıbı bır suru hayvan war bızım ısımıze yaramayan dıger canlılarda dogayı dengede tutuyor orn cok yeşilligin olmaması otcul hayvanlar sayesınde olur eger etcıl hayvanlar olmasa her yer otcul hayvanlarla dolardı yanı buda ınsanlar ıcındır bırısı yazmıs gunes dunya hepsı bır matematıksel ayardadır dıye bunu dusunmek ıcın profesor olmaya gerek yok yazmıs onu dusunecek kadar akıllısın bunların kendı kendıne oldugunu dusunecek kadar aptalmısın dını bu kadar kotuluyorsunuz dının sıze ne zararı war lan dınde sana dıyorkı ÇALMA ZİNA YAPMA YOKSULLARA YARDIM ET ZEKATINI VER bunlar kotu seylermıdır bunları sana soylemesı kotumulan bazıları yazmıs dını yobaz ınsanların dını kotuleyenlerı öldürmekle tehtıt ettıgı ıcın bu tarz yobaz ınsanlar oldugu ıcın dınden uzaklasıyorum yazmıs kardesım sanane o yobaz ınsanlardan kurandada dıyorkı öldürme kımseyı öldurme herkes serbesttır ıster ınan ıster ınanma dıyor senı zorlamıyor dın mı emredıyor sankı dıne ınanmıyanları oldurun dıye hayır. bı dusunun ya kuran olmasaydı ınsanlar allahtan korkmıcaktı ve nefsıne hemen yenılıcektı örnek verıcek olursak cogu kımse calısmazdı herkes hırsızlık yapmaya calısırdı tecavuzler artardı suclar cogalırdı kuranın sıze bır zararı yok ınanmayanlar ınanmaya bılır ama ınananlarıda yoldan cıkarmayacalısmayın dıne ınananlara yobaz dıyor bazıları sen kendını cok akıllı zeki bilgili sanıyorsun belkide dine inanmayarak bu sekilde kandırılıyorsun ıste bu sekilde aklını celıyorlar dıne ınananları yobaz gostererek herkesı dınden sogutmaya calısıyorlar sende bunu yıyorsun dedıgım gıbı hıc bır seye ınanmasam bıle dusunurdum bunca sey kendı kendıne olmadı dıye O COK GUVENDIGINIZ BILIMEDE O KADAR GUVENMEYIN BILIM DEMEK INSAN YAPISI DEMEK INSAN USTU BISI DEILDIR YANI BILIM BI INSANADA BU KADAR GUVENMEYIN DERIM CUNKU COGU KONUDA O COK GUVENDIGINIZ BILIM BILE COK ACIZ KALIYOR SON OLARAK DINE INANMAK SIZE KAYBETTIRMEZ 50 60 SENELIK HAYATINIZDA AMA INANMAYIPTA ÖLDÜNÜZ HİÇ Bİ İHTİMAL BILE DUSUNMUYORMUSUNUZ YA DOGRUYSA HER SEY. BU DUNYADA HER SEY GELIP GECICIDIR BU YUKARDAKI ADAM TURAN DURSUN DINSIZ OLDU MESELA NEYE YARADI EGER SIZIN DEDIGINIZ GIBIYSE DIN ALLAH YOKSA YOK OLUP GITTI YAPTIKLARI DEDIKLERI ARTIK ONA FAYDA GETIRMICEK AMA BI DUSUNUN YA VARSA O ZAMAN NE OLUCAK BENDEN BU KADAR BEYLER YARGILAMAYIN SADECE DUSUNUN BUNU YAZMAK INANIN BANA HIC BIR KAR GETIRMEDI BENIM HIC BIR FAYDAMA DEIL BUNU YAZMAK SADECE BIRILERINIZ BISILER KAPAR BU YAZIDAN HADİ İYİ GUNLER.

Adsız dedi ki...

Insanin dini vijdanidir.insan kendisine ve cevresine iyi olduktan sonra neye inandigi kimi ilgilendirir.ben her seyin bir baslangici olduguna inaniyorum . çünkü aklim daha fazlasini algilamaya yetmez.her insan en başı aramaya calisir.ve akli yetmedigi icin mecburen bulur.allah.